Lilypie Kids Birthday tickers

11 Haziran 2011 Cumartesi

Sanki yazdıklarımı okuyormuşsun, hislerimi duyuyormuşsun gibi...

Alttaki yazımı yazalı bir iki gün olmuş, parka gitmişiz, parkda arkadaşların var...

Deniz: Anneciğim sen şurda otur kitap oku, ben oyniyim.

Hah şöyle kızım yaa.....

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Şok eden diyaloglar...

Anneanne: Baban ne iş yapıyor canım?
Deniz: Ameliyat, yemek, gitar

Anneanne: Peki annen ne iş yapıyor?
Deniz: Telefonuna bakar

Teessüf ederim kızım yaaa. Sen beni bu kadar mı tanıdın aşkolsun. Ben her yerde fotoğraf çekmez miyim, arabada, kumsalda fırsat bulduğum her yerde sürekli kitap okumaz mıyım? Hiç mi dikkatini çekmedi yahu. Pes doğrusu, babanı kayırmana doğduğundan beri birşey demiyorum, baba kız ilişkisinin bir kadının hayatındaki önemli rolüne de saygı duyarak davranıyorum ama annenle ilgili de "sadece telefona bakar o" kısmını haketmiyorum, bozuldum valla. Sevgilim, senin annen meslek olarak lojistikçi, amatör fotoğrafçılıkla uğraşan çok kitap okuyan, günlük falan yazan, bunları da internette paylaşan bir kadın tamam mı. Adresleri de aşağıda...Anlaştığımızı umuyorum...



23 Mayıs 2011 Pazartesi

Şarkılar...

Bizim evde rock, blues, hard rock, metal müzik dinlenir, bazen de klasik ve caz. Bu seninle ilgili birşey değil, bizim müzik zevkimiz bu. Eller havaya müzikler ve şarkılar ilgi alanımıza girmiyor, dolayısıyla ortam nedeniyle fasıllı bir yemeğe giden annen ve baban sadece el çırpar ve fransız kalır ortama.

Son 1 aydır, kreşte öğrendiğini düşündüğümüz bir şarkıyı söylüyordun....

"AL KIZINIII ÖLÇÜ BANA, AL KIZINIIII ÖLÇÜ BANA.....SALLA SALLA SALLA"

Tabii ki de rocker anne ve baba bu şarkıyı çözemedi ve böyle kabul etti. Orda burada hep beraber "al kızınııı ölçü bana, al kızınıııı ölçü bana" diye söyleyip durduk. Yılsonu gösterisinden birkaç gün önce anneannen kreşe seni almaya gittiğinde duymuş ki şarkı aslında şöyleymiş:

"Al kızını koy çuvala, al kızını koy çuvala, salla salla vur duvara"

Bizim söylediğimiz daha iyiymiş aman. 3,5 yaşındaki çocuk, kızın çuvala konarak duvara vurulduğu sözlerden ne derece etkilenir acaba...diyerek entel anne modumda noktayı koyarım :)

22 Nisan 2011 Cuma

Merhaba "ATEŞ", uzun zamandır görünmüyordun...

Bu sabah ateşli uyandın, 38,5 dereceydi. Kreşe başlamanla birlikte sanırım yine başlıyoruz. Ama bu sefer Ankara'dakine göre daha iyi, öyle "ay bayıldım yattım" modunda değilsin, verdik ateş düşürücüyü indi. Öğretmenin de yarın bahçede yapılacak 23 Nisan gösterisinin yağmur nedeniyle iptal edildiğini ve bugun içeride alternatif bir kutlama yapılacağını söyleyip, 1-2 saatliğine getirmemizi isteyince, götürdüm ben de seni. Şimdi sen de hasta olmayanlara bulaştıracaksın muhtemelen. Zaten kreşte çocukların sık sık hastalanmasının nedeni hasta çocukların kreşe gitmeleri bence. Hasta çocuğu ne gönderiyorsunuz kreşe diye kızacağım ama tabii anne baba çalışıyorsa ne yapsınlar.

Sabah sen ateşli uyanınca baban yine paniğe bağladı kendini, "antibiyotiğe başlayalım" hemen nutuklarına başladı. Ben hafif atlatacağını düşünüyorum. Bakalım...

12 Nisan 2011 Salı

Bir kreş denemesi daha...

Taşınalı 1 ay oldu, Ankara'daki kabus dolu kreş günlerimiz oldukça geride kaldı. Ama yine de kreş deyince aklıma düşmeyen ateşler, öksürükler, burun akıntıları, sürekli bir endişe ve her yere aynı anda yetişememe korkuları geliyor aklıma. Bu hastalıkları yüzünden sen de şöyle bir keyifle gidemediğin gibi kreşten de nefret etmiştin. Burada evdeyim, çalışmıyorum. Ve itiraf ediyorum seninle bütün bir günü verimli geçirebilmem mümkün olmuyor. Bu senden kaynaklanmıyor elbette benden kaynaklanıyor. Çok sabırlı bir anne değilim ben, ya da çok fedakar, kendime vakit ayırmam gerekiyor mutlu olabilmek için. Bir de tabii kendi yaşıtlarınla oynama ihtiyacın var.

Neyse, bize en yakın kreşle görüştüm, Eylül'e kadar dolu olduklarını söylediler. Moralim bozuldu derken, tesadüfen arka sokakta bir kreşe daha rastladık. Pembe boyalı binayı görünce tutturdun "pembe kreşe gitmek istiyorum" diye. Deneme süresinde bir sorun yaşamadık, koşa koşa gidiyorsun kreşe. Benim de için rahat, oldukça az öğrenci var. Ve şimdilik yarım gün gidiyorsun tabii, uyumayı sevmediğinden kreşte uyku olayına girmek istemiyorum şu an. Çünkü biliyorum ki seni orada uyutmaya kalktıklarında sende şalterler atacak. Neyse, işte böyle...ha bir de lütfen hasta olma tamam mı?

25 Mart 2011 Cuma

Mersin'e dair...

Taşındık. Mersin'e. Güneşli ve sıcak bir iklime... Henüz şehri tanımıyoruz, ama hızla öğreniyoruz. Sen çok mutlusun, buraya taşınmamız en çok senin için iyi oldu, bir sürü park var burada, sahilde upuzun bir bisiklet ve yürüyüş yolu var. Oldukça büyük bahçesi olan bir sitede oturuyoruz, bahçe içerisinde de oynayabiliyorsun. Bu, Ankara'da tadamadığımız bir yaşama şekli, hem senin hem de bizim için. Mutluyuz...mutlusun... Daha çok anlatırım da, buraya ilk geldiğimizde ağzından çıkanları yazmak istiyorum.

- Ohhh anneciğim, burası mis gibi kokuyor

- Mis kokuyor, tuz kokuyor, deniz çok tuzlu galba

- Denize ne zaman giricez?

- Kovamı küreğimi alalım deniz kenarına gidelim

- Bu evin adı Mersin mi? (yok kızım bu şehrin adı Mersin, sonrasında her gittiğimiz yerde...) Burası da mı Mersin, burası da mı Mersin...

5 Mart 2011 Cumartesi

Yanlış söylendiğinde güzel olan sözler..cümleler..

Bu aralar seninle hiç ilgilenemiyoruz, evde tam zamanlı TV seyrediyorsun, CD, DVD ne varsa. Çünkü taşınıyoruz...Evde eşya topluyor, çok yoruluyoruz. Bu bol TVli zaman diliminde Buz Devri'ni neredeyse bin beş yüz otuz üç kez seyrettin, hani şu sincap var ya bütün filmlerde bir meşe palamudunu kovalayıp duruyor. Önce fındık sandın, biz de dedik ki o meşe palamudu. Şimdi sen ona "neşe palamudu" diyorsun, biz de hiç bozmuyoruz, çok sevdik, "neşe palamudu" daha güzel oldu.