Lilypie Kids Birthday tickers

17 Ocak 2012 Salı

En sevdiğin şarkı..diyaloglar..

Daha once de yazmıştım sanırım, ben evde ne müzik dinlersem dinleyeyim okulda geçirdiğin saatler benimle geçirdiğin saatlerden daha çok olduğundan ve tabii arkadaşlarınla paylaştığın ortamların kıymeti orada duyduğun müziklerin hayatında daha büyük yer kaplamasını sağlıyor. Benim evde seninle dinlediğim müziklerin senin zevklerin üzerindeki etkisi büyük ihtimalle büyüdüğün zaman ortaya çıkacak, ya da ben öyle umuyorum. Birkaç aydır en favori şarkın "Tuttu Fırlattı" şarkısı. Evde sürekli "tuttu fırlattı kalbimiii,ezdi üstünü çiğnedi" diye geziyorsun. Bu sefer şarkıyı ben de öğrendim. Tabii bu duruma seviniyorum çünkü bir ara "bas gaza yavrum bas gaza" diye şarkı söyleyerek beni "allaam kızım kıro olacak" korkularına sevketmiştin. Neyse o geçti gitti bitti unutuldu.

Dün ise ofiste seni özledim. Böyle bir sarılasım geldi. Açtım "tuttu fırlattı"yı dinledim seni düşündüm. 

Akşam yatarken....

Anne: Bugun ofiste tuttu fırlattıyı dinleyip seni düşündüm.
Deniz: Aaa niye?
Anne: Seni çok özlemiştim.
Deniz: Aaay gel bir sarılayım sana bakim.

4 yaş güzel. Sevgiyi paylaşmaktan öte karşılıklı dile getirmek çok güzel. Benim gibi bir anneden böyle yıvış yıvış duygusallık da beklenmez ama arada bir oluyor işte.

12 Ocak 2012 Perşembe

Kek diyaloğu

Kekleri birlikte yapıyoruz uzun zamandır, aslında asıl durum şu, ben iki bez parçasından seninle faaliyet yapıp harika el becerisi marifetleri ortaya çıkaran annelerden değilim. Boyalarla ve bez parçalarıyla debelenmektense bazen hadi kek yapalım diyorum, kek yapma faaliyeti benimkisi, e senin de hoşuna gidiyor, mutlu saatler geçiriyoruz. Mikserle çırpma, malzemeleri ben bardağa doldurduktan sonra kaba boşaltma (katma) işi senin görevin. Bu kek yapma işinde una ellerini sokup, karıştırıp her biyeri un yapman bazen beni çok yorduğundan, ruh halime ve haftanın gününe göre görevin değişkenlik gösterir. Mesela çok yorgunsam, sadece karıştırıcı olman işime geliyor, çünkü elinde mikser varken una parmaklarını sokup her yeri un yapamıyorsun. Tabii bu şartları oluşturmak için benim çok hızlı olmam gerekiyor. Şöyle ki, bir kaba yumurta ve şekeri sana koyduruyorum, mikseri eline veriyorum en yüksek hıza getirip, sen onu çırparken, benim çok hızlı bir şekilde başka bir kapta un, kabartma tozu, vanilya gibi etrafa kolayca bulaşabilen malzemeleri (yani çok temiz bir anne olmadığım aşikar tabii de, bir de keki yapma süresi çok uzuyor, dediğim gibi ruh hali işte) başka bir kapta hazırlıyorum. Senin bu esnadaki bakışların görülmeye değer bakışlar. Elindeki mikseri bırakamıyorsun, kafan bir un kabına dönüyor, bir elindeki miksere dönüyor, bu arada gözünde daha iyi canladırabilmen için sandalye tepesinde olduğunu da söylemek lazım. Neyse, gözler yuvalarından fırlayacak yani o derece. O an bayağı bir komik oluyordu kızım ya. Ama, yer mi Anadolu çocuğu, bu hafta uyandın artık. Geçen gün kek yaparken, uyanık anne ben yine mikserin başına karıştırıcı olarak seni koyduktan sonra una doğru sek sek sekerek giderken uyanık çocuk sen "haaayııır" diye bağırınca, uyanık anne ben bozuntuya vermeden davranaraktan...

Uyanık anne: Aaa mikseri bırakma ama sen karıştırıcısın
Deniz: Haaayır, ben artık karıştırıcı değil katmacı olmak istiyorum

Sonuç, katmacı olarak devam ediyoruz. Sen bu kadar kararlıyken benim senle inatlaşmak gibi bir durumum olamaz yani.

11 Ocak 2012 Çarşamba

Soyaçekim serisi..no.1

Artık klima ile ısınıyor evimiz. Benim için de alışması zor oldu. Eskiden kombiyi yakınca harıl harıl, bütün odaları sıcak olan bir evimiz varken, şimdi, sadece klimanın olduğu odanın sıcak olduğu bir evimiz var. E oniki ayın sadece iki ayı kış olursa (ki ben ona kış demem şehir Ankara olmadıkça) evlere kalorifer peteği koymak da bir o kadar manasızlaşır değil mi? Şöyle ki, klima ile ısınan ev kombiyle ısınan eve benzemez, geceleri üşünür, yorgana sarılınır. Ama sen yorgana sarılmıyorsun cicim. Sanki teninde kıllardan oluşan doğal bir kürkün var da her yerin açık yatıyorsun. Her gece üstünü örtmeye kalkmaktan helak oldum yeminlen. Yanımda yattığın süre zarfında ise şunu keşfettim, gece uyurken hedefin üstünü komple açmak değil, sadece çıplak ayaklarını yorganın dışında seviyorsun. Peki ben bunu nasıl farkettim, yorganı alıp enine doğru cıbıl ayaklar dışarıda kalacak şekilde üstünü örtersem de gayet güzel uyuyorsun. Aynı benim gibi yani. Ben de asla ve asla çorapla, patikler veya cıbıl ayaklarımı örtecek herhangi giysiyle yatamam, uyuyamam ve her daim ayaklar yorganın, battaniyenin ve/ya pikenin dışındadır. Bana çekmişsin cicim. 

27 Aralık 2011 Salı

Doğumgünü..



Kaç aydır yazacağım. Doğumgününü, yazmayınca unuttuğum diyaloglarımızı. Bu günlüğü biraz savsakladım, kabul ediyor ve senden özür diliyorum :)

Doğumgününü bu sefer kreşte kutladık. Artık bir arkadaş çevren var ne de olsa, hepsi kreşte. Evde kutlama yapıp büyükleri eğlendirmek yerine, kreşte arkadaşlarınla daha çok eğlenirsin diye düşündüm. Bir de itiraf etmeliyim ki, insanları ağırlamak zor geldi, bir sürü hazırlık yapacaksın, ev dağılacak, pislenecek, üstelik çoğunluk büyük olacak. Tamam öyle çok temiz pak bir anne değilim ama canım çekmedi işte evde toplaşmayı. Bir de senin azıcık değişik bir annen var, öyle her anneyle anlaşamıyor; dostları da başka şehirde. Çok eğlendiniz çok. Müzikler, danslar, oyunlar... Biz de davetliydik tabii. Çocuk çok olunca bizlere oturup seyretmek düştü. Nasıl koca bir insan olduğunu gözlemlemek güzel, içimde hep keşke daha iyi bir anne olabilseydim hayıflanması, iyi de ne ile ölçülecekse. 

Mutlu yıllar sana..bol şans...sağlık... 

7 Eylül 2011 Çarşamba

Bir diyalog daha....

Barbie'den ben ne kadar nefret ediyorsam sen de o kadar seviyorsun. Pembe renkten ben ne kadar nefret ediyorsam sen o kadar seviyorsun.

Küçüklüğünden bu yana seni Barbie'den uzak tutmaya çalışıyorum. Kimseye Barbie aldırmıyor, barbie desenli herhangi bir kıyafet almıyorum, almıyordum tabii. Çocuğunun annesini çiftliğin çobanıyla karıştırdıklarından, ve artık herşeyi farkında olmandan da faydalanarak barbie alıp kaşla göz arasında sana veren aile yakınlarımız oldu. Eeee çocuğun elinden alıp saklayacak kadar hıyar bir anne olmadığım da ortada. Derken, babanla sinemaya gittiğiniz bir gün, elinizde barbie'li bir çanta ve sulukla eve gelmeniz de beni benden aldı zaten. Herkes bana diyor ki, "bütün kız çocuklar barbie ile oynar, bırak oynasın, sıkılır bırakır", sonra soruyorlar "neden engelliyorsun"....İşte 90-60-90 uzun mu uzun güzel mi güzel bir bebek kız çocuklarını olumsuz etkileyebilir psikolojik olarak falan diye entelektüel açıklamalara girişmeyeceğim bu noktada...ama şimdi senin günlüğüne de açık açık yazmak olmayacak, ben en iyisi bu açıklamamı kendi günlüğümden yapayım sonra. Neyse, hal böyleyken, sen her barbie geldiğinde bana böyle melül melül bakıp onay ararken yüzümde, ben sana şöyle dedim "ben barbie yi sevmiyorum, faydalı bir oyuncak olduğunu da düşünmüyorum. ama tabii sen bilirsin, istersen oynayabilirsin." Barbie bebekler bir kenara atılmış durumda şuanda, ama barbie desenli kıyafetler, tokalar ve ayakkabılardan vazgeçemiyoruz, ama ben almıyorum, babana da çanta olayından sonra söyledim zaten gizlice "alırsan oyarım" diye...

Şimdiiii, uykuya hazırlanıyoruz... ve bombayı patlatıyorsun...


Deniz: Anneciğim, biliyor musun, sen barbie yi sevmiyorsun ya....
Anne: Eee
Deniz: Barbie de seni sevmiyor, tamam mı....
Anne: ??????

6 Eylül 2011 Salı

Diyaloglar...diyaloglar...

Alışverişe gittik tatil dönüşü, araba çok pis....arabadan indik markete girmek üzereyiz..

Anne: Aaaa keşke arabayı da yıkamaya bıraksaydık!!
Deniz: Anneciğim, keşkenin bir faydası yok ama, keşkenin bir faydası yoook.

4 yaşındasın kuzum şuanda. Keşkeleri falan nereden bilirsin nereden duyarsın, bir söyleyiver.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Tatil 2011...

Bu sene sana tatil yaptıramamıştık. Yeni bir şehre taşınıp yeni işler edindiğimizden iznimiz yoktu. Şeker Bayramı’nda annene ofisi kıyak geçip de tatili 9 güne çıkartınca yapamadığımız ve senin adına içime dert olan tatili yapma fırsatımız oldu. İçime dert oldu dedim ya, sürekli kreştesin aylardır. Bütün yaz kreşe gittin, evet yüzme kursuna gittin, senin için çok yeni ve güzeldi sanıyorum. Ama yine de çocukların çoğu evinde yan gelip yatarak yaz tatilini yaparken sen her sabah bizimle kalkıp tıpış tıpış kreşin yolunu tuttun. Biz bunalıyoruz ya bir süre sonra her sabah aynı yere gitmekten, her sabah erken kalkmaktan, senin de için için bunaldığını düşünüp düşünüp "çocuğa bir tatil yaptıramadık" diye içimi kanırtıp durmuştum. Senin böyle bir şikayetin yoktu ama beni yiyordu işte. Bu 9 günde, aman bayram, el öpmemiz, ziyaret etmemiz lazım falan demedik, onu görelim bunu görelim yapmadık, çocuk dostu bir otelde güzel mi güzel bir tatil yaptık.

Tatil mekanımızı nasıl seçtiğime ilişkin detayları benim bloğumdan okuyabilirsin canım. Şimdi daha çok senin tatilinin nasıl geçtiği üzerine yazacağım.

Önce, seninle kuaföre gittik. Ben saçlarımı boyattım, sende boyatmak isteyince kuaförüm sana bir parça pembe saç taktı. Allahım, nasıl havaya girdin nasıl havaya girdin anlatamam. O pembe saçı savura savura bir hal oldun, sonra bomba geldi "ben hepsini pembe istiyorum amaaaa bütün saçlarımıııı", büyüyünce ister pembeye boyat ister mora boyat canım denizkızım sonuna kadar destekliyorum. Benim de üniversite de saçımı maviye boyatmışlığım var.

Neyse, sonra biraz alışveriş yaptık. Sana yeni bir ayakkabı ve güzel bir de elbise aldık. Yaz tatilinde neşeli bir şekilde giymen için. Ayakkabılara ben de bayıldım, büyükleri olsaydı bir tane de kendime alacaktım. Tatilin bu ayakkabılarla başladı ama şöyle bir sorun vardı ki, normalde 26 numara almamız gerekirken, 26 numara sana büyük gelmişti. 25 numarayı denediğinde ise bence sıktığı kesindi, ama her zamanki kararlı ve inatçı halinle onları çıkartmadın ayağından ve “çok rahatım” diyerek gezip durdun. Ben ne kadar itiraz ettimse de baban “yok yok iyi rahat ayakları” dedi ve sen de ayakkabıları çıkartmadığın için aldık onları. Sonuçta tatil boyunca ayakkabıların ayaklarını çok sıktı, gün gibi ortadaydı ama sen beyaz puantiyeli pembe ayakkabılarınla pek bir mutluydun, hiç şikayet etmedin. Biz kadınlar ayaklarımızı acıtsa da topuklu ayakkabıdan vazgeçemiyoruz ya, bunun çocukluk hali de bu olsa gerek.

Voyage Sorgun, umduğumuzda çok daha güzel bir oteldi. Geçen seneki Ayvalık, Çeşme, Bodrum maceramızda çok eğlenmiş, çok güzel gezmiş ama dinlenmekten öte yorulmuştuk da. Bir otel, bir deniz, bir havuz, bir eğlence, bir yemek diye oradan oraya koşturmaktan hem kendimiz yorulmuş hem de seni yormuştuk, uyku ve yemek düzenin sapıtmış, yüzmek ve güneşlenmekten başka doğru dürüst oynayamamıştın bile. Hem de çarşıdaki hesabı eve uyduramamış, umduğumuz dışında kontrolsüz harcamalar yapmıştık. Bu tecrübeye dayanarak bu sene “her şey dahil” modunda çocuk dostu bir otel seçtim, Voyage Sorgun. Ve ne iyi yaptım. Yemek ve uyku düzeni sapıttı sapıtmasına ama en azından otelin uygulamaları çerçevesinde bir tatil düzenine oturdu 6 gün boyunca. Sabah 8,30 -9,30 arası kalkış, sonrasında güzel bir kahvaltı, hemen ardından deniz, 13.00 sularında öğle yemeği, 13,30 sularında kumsalda veya odada güzel bir uyku, sonrasında tekrar deniz veya mini klüb, 17.30 gibi duş, odada dinlenme, 18.30-19.00 civarı akşam yemeği, 20.15 mini disco, 21.00 animasyon gösterileri, 22.00 sahildeki açıkhava diskosunda büyükler için eğlence, 24.00-01.00 gibi gece uykusu. Bu oteli seçerek çok çok iyi yapmışım. Öncelikle, çocukların iyi vakit geçirebilmesi için her şey düşünülmüş, çocuklu aile sayısı oldukça fazlaydı ve dolayısıyla birçok arkadaşın vardı, işin güzel tarafı da tüm tatil boyunca aynı arkadaşlarla oynama fırsatını bulmandı, yemekler çok güzeldi ve senin damak zevkine uygundu, seçenek çok fazlaydı zaten bu nedenle damak zevkine uygun yemek bulmak da zor olmadı, benim de aklım kalmadı “ayy çocuk besinsiz kaldıııı yavriiim”diye sızlanmadım. Büyüklere yönelik eğlencelerde bile çocukların rahatı düşünülmüştü. Tatil böyle çocuk dostu olunca biz de anne baba olarak çok rahat ettik açıkçası. Sen oynarken kumsalda yayılıp yatma lüksümüz oldu, seni mini klübte eğlenceye bırakıp baş başa kalma fırsatımız oldu, biz de dinlendik, biz de eğlendik.

Sen ilk defa bu tip bir tatil yaptın. Bu nedenle gördüklerin karşısındaki tepkilerin bizi gerçekten de çok güldürdü. Otelden ayrılacağımız gün oldukça üzüldün ve “babacıııım lütfeeen hep burada kalalımmm”, kuzum benim, bir şeyler bittiği zaman üzülmek yerine onu yaşağıdın için sevinmek durumu çocuklukta hangi yaş diliminden itibaren başlıyor acaba.

Mini disko ve animasyonlar sayesinde içindeki parlak ışıkların altında sahneye atlama içgüdün nispeten doyuruldu. Her akşam mini diskoda dansedip, aminasyonlarda çocuk çağrıldığı zaman sahneye atlayıverdin. Bu sahnelere atlama, sahnede oyun icra etme konusunda herhangi bir utanma sıkılma yok sende, buna seviniyorum. Sahne ışıklarına olan düşkünlüğünü ileride güzel bir şekilde değerlendirmeni dilerim, meslek olarak yapamasan da (yapsan çok sevinirim ama) en azından hobi olarak sürdürmeni isterim.

Her şey dahil tatilimiz sona erince, Antalya-Mersin arasındaki tüm koylarda fotoğraf çekmek ve yüzmek amaçlı kısma geçtik. Antalya-Mersin yolu görüp görebileceğin en güzel ve bir o kadar da zor bir yoldu. İn çık in çık, dön dön dön, in çık in çık, dön dön dön diye kısaca tarif edebileceğim bu virajlı yolun dönüşünde arkada seninle birlikte “çiz bakalım bil bakalım” oynuyorduk. Tabii böyle virajlı bir yolda sürekli tek bir noktaya baktığımızdan ikimizin de midesi bulanmaya başladı. Önce ben söyledim “aaaa kusacağım şimdi” diye, sonra sen başladın “anneciğim midem bulanıyor” diye, ve başlar başlamaz da tüm yediklerin ağzından çıkıverdi, üstün başın, oto koltuğun hepsi kusmuk içinde kaldı. O daracık yolda duracak daracık bir yer bulduk, üstünü başını temizledik, sonra koltuğu çıkartmak üzere seni ön koltuğa koyduk, kapıyı da bir güzel açık bırakıp, güneş başımıza geçmiş bir şekilde babanla kapışmaya başladık. Biz kapışırken bir “küüüt” sesi ve ardından bir ağlama ile irkildik. Sırt üstü yerde yatıyordun, kaşın ve gözünün altı oldukça çizilmişti. Sanırım ön koltukta kusmanın etkisiyle de sersemlemiş, kendini kapıya doğru yaslamıştın, akıllı annenle baban da kapıyı açık bırakınca durum malum. O geceyi Taşucu’nda bir otelde geçirdik. Ertesi sabah gözün bayağı şişti. O gün de Mersin’e doğru yola çıkıp, yolda güzel koylarda durup yüzerek yol aldık. Göze de bol bol teramisin sürdük. Bu arada “anneciğim bu akşam da bir oda bulalım da orada kalalım, olur mu” diyerek bombayı patlattın tabii yine. Bazı şeyler sanırım gerçekten de genetik yollarla geçiyor, zira ben de çok severim otelde kalmayı, bir yerde yerleşik olmama duygusunu.

Bir tatili daha böyle yedik bitirdik…eğlendik, güldük, güzel vakit geçirdik, en kötü tatilimiz böyle olsun…tamam mı…